Bir ben var benden içeri veya ben aslında yoğum

Hiç “ben” dediğimiz şeyin ne olduğunu merak ettiniz mi? Sizi bilmem ama ben merak ettim. Belki de merak eden ben değildim. Artık kendimden çok emin olamıyorum.

“Ben” dediğimiz tek bir şey midir yoksa birçok şey mi? Durağan mıdır yoksa değişken mi? Hammaddesi çamur olan; etten, kemikten oluşmuş bir makineye üflenmiş operatör bir hayalet mi yoksa beynimin içindeki nöronlarda gezinen elektro-kimyasal bir takım tepkimelerin yarattığı bir yanılsama mı?

Tabii insanlık tarihi boyunca birçok düşünür bu sorulara cevap aramış. Pek çok farklı kaynakta pek çok farklı cevaba ulaşmak mümkün. Ben ise duruma bilimin penceresinden bakmaya çalışacağım.

Beynimiz sağ ve sol olmak üzere iki yarımküreden oluşur. Sağ yarımküre vücudumuzun sol tarafını kontrol ederken sol yarımküre de sağını kontrol eder. Yani “ben” olma görevi bu iki yarımküre tarafından paylaşılmıştır. Bu yarımküreler korpus kallosum adı verilen bir sinir lifi paketi ile birbirine bağlıdır ve bu sayede birbirleri ile iletişim kurarak uyum içinde kardeş kardeş çalışırlar. Şimdi sıkı durun: Korpus kallosum basit bir operasyonla kesilebilir. Ve hatta geçmişte birçok epilepsi hastasında tedavi maksatlı kesilmiştir de.

Bu kesme işleminden sonra insanlar hayatlarına devam etmiş ve görünürde bir değişiklik olmamıştır. Ancak bazı insanlar sağ elleri tarafından yapılan işlerin sol elleri tarafından beğenilmediğini ve engellenmeye çalışıldığını bildirirler. Hatta bazılarında bu o kadar sık yaşanır ki adeta sağ ve sol el kavgaya tutuşurlar. İnsanın kendiyle kavga etmesi yorucu olmalı. Peki bütün bunlar neden olmaktadır?

Beynin sağ ve sol yarımküresinin vücudu yarı yarıya paylaştıklarını biliyoruz. Ancak bilmediğimiz; sağ ve sol yarım kürenin kendine has, diğer yarımkürenin yapamadığı işlevleri de olması. Örneğin konuşma bölgesi sol beyinde bulunur ve sadece sol beyin konuşabilir. Maalesef sağ beyin dilsizdir. Normal bir beynin iki yarımküresi iletişim halinde olduğundan bu sorun yaratmaz. Ancak bölünmüş bir beyinde işler biraz değişir.

Şimdi bir deney ortamı hayal edelim. Bölünmüş bir beyine sahipsiniz ve iki kaşınızın ortasından aşağı kadar inen bir paravan ile sağ ve sol tarafınızı birbirinden ayıralım. Böylece sağ beyin sadece sol tarafı, sol beyin de sadece sağ tarafı görebilir. Sol tarafa bir kalem koyup, size ne gördüğünüz sorulduğunda konuşma bölgesini kontrol eden sol beyin bir şey görmediğinden “hiçbir şey” cevabını verecektir. Ancak konuşamasa da sağ beyin kalemi görmektedir ve sol eli kullanarak bu kelimi alıp size gösterebilir.

Hadi işi biraz daha tuhaflaştıralım. Sol tarafa üstünde “kalemi sağ ele ver.” Yazan bir kağıt gösterdiğimizde bunu yapacaktır. Şimdi kalemi sağ el yani sol beyin tutmaktadır ve neden bu kalemi tuttuğu sorulduğunda muhtemelen “yazı yazmayı çok sevdiğim” için gibi saçma bir cevap verecektir. Aslında o kalemi neden tuttuğunu bilmemektedir. Ancak beynimiz böyle çalışır. Geçmiş hareketleri kendine açıklayan hikayeler yaratır. Yani beynimiz bir bütünlük yaratmak için kendisine yalanlar söyler ve buna inanır. Bu durumda “özgür irade” dediğimiz şeyi sorgulamamız gerekir. Belki de tüm parçacıklarımız bir kaçınılmazlık zincirinde sürüklenirken ya da tamamen rastgele hareket ederken, beynimiz sanki bunlar bizim seçimlerimizmiş gibi bize yalan söylemektedir. Eğer buradan devam edersek tüm kavramları (ahlak, din, suç, ceza vb.) sorgulamamız gerekir ki buna yerimiz olduğunu sanmıyorum. Ama siz bu olasılığın üzerinden yalancı beyninizi karanlık düşünce dehlizlerine sürüklemekten çekinmeyin lütfen. Evet sol beynimizin işi budur aslında… Nedenler üretmek. Ve bunu her sağlıklı sol beyin yapar. Sizinki de.

Neyse. Deneyimize geri dönelim. Bu bize ne kadar rahatsız edici gelse de kafamızın içinde vücudumuzu bölüşmüş iki ayrı kişi yaşamaktadır. Beynin bu iki yarımküresi birçok konuda fikir ayrılığına düşebilir, farklı zevklere sahip olabilir. Bu durum insanın aklına şu soruyu getirir: “Peki gerçek ben hangisiyim?” Doğal olarak dışarıdaki dünya ile daha rahat iletişim kuran, yani konuşabilen sol beynin “ben” olduğunu düşünmek istiyoruz. En azından ben öyle istiyorum. Ama konuşamasa da sağ beyin de soruları duyup, bunlara cevap verebilir. Ayrıca sol beynin yapamadığı çok önemli bir işi de yapar: Yüzleri hatırlar. Yani bölünmüş bir beyinle konuştuğunuz herkes sizin için bir yabancıdır. Evet anneniz, babanız, çocuklarınız bile. Oysa zavallı sağ beyin gördüğü herkesi tanımasına rağmen onlara bir “merhaba” bile diyememektedir.

Yani korpus kallosumu kesmek kafanızın içinde iki kişi yaratır. Kimseyi tanımayan, sürekli konuşan ve durmadan yalan hikayeler üreten bir kişi ve herkesi tanıdığı halde kafatasına hapsolmuş, bir ömür boyu sol beyinin saçmalamasını dinlemek zorunda kalan bir başka kişi.

Bu durumda sağ beynin isyan etmesi, delirmesi ve sürekli sol beyni sabote etmesi gerekmez mi? Fakat genelde uyum içinde çalışmayı sürdürdüklerini biliyoruz. Yine de sağ beyin için üzülmemek elde değil.

İlk sorumuza dönecek olursak: Sanırım “ben” dediğimiz şeyin birlikte çalışan iki kişi olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz. Yani siz aslında korpus kallosum ile birbirine bağlanmış iki ayrı kişisiniz. “Bu hayatımda okuduğum en saçma, en uyduruk şey. İki kişiymiş. Peh.” diyorsanız, bu konuşan sol beyniniz. Oysa sağ beyniniz ben bunları yazmadan önce bile bu gerçeğin farkındaydı. Ve sol beyin, üzgünüm istediğin kadar inkar etsen de yalnız değilsin.


Kaynak:

http://www.theatlantic.com/health/archive/2015/07/split-brain-research-sperry-gazzaniga/399290/