Bombalar hayatın rutinini patlatmaya yetmiyor

Malum, yakın zamanda, Türkiye’de üst üste bombalama olayları yaşandı. Ülkenin her yanındaki insanlar, hatta yurt dışındakiler de bu olaylardan etkilendi. Bombalamaların ülkenin büyük şehirlerinde gerçekleşmesi, bu şehirlerde yaşayan ve kendini böyle şeylere nispeten daha uzak sanan biz metropollüler üzerinde ayrı bir iz bıraktı.

Ankara’daki ilk patlama olduğunda İstanbul Kabataş’ta, arkadaşımın kullandığı bir arabada trafikteydim. Yaptığı bir telefon konuşmasının ardından arkadaşım, bir şey söylemeden arabanın radyosunu açtı. Radyodaki haber spikerinden olayın boyutlarını ortaya koyan birkaç cümle dinlemiştik ki arabayı kenara çekti. Sanırım o da benim gibi, Ankara’nın göbeğinde böyle bir olayın meydana gelmiş olmasıyla sarsılmıştı. Haberi, sonuna kadar, konuşmadan dinledik. Sonra trafiğe ve günün kalan kısmına geri döndük.

Nasıl ki dinlediğimiz haber bizi trafiğin olağan akışına dönmekten alıkoymadıysa, yaşanılanlar da, çevremden görebildiğim kadarı ile, gündelik hayatta hissedilir bir değişikliğe sebep olmadı. Hepimiz sabah işimize, akşam evimize gitmeye devam ettik. Evet, toplu yerlerde bulunduğum bir iki sefer, bomba riski olduğu düşüncesi aklımdan geçti ama bu beni işimden gücümden geri bırakmadı.

Sık sık gündeme gelen bir konu olan, topluluk içindeki tanımadığım insanlara bakışımda da herhangi bir değişiklik olmadı. Kimden uzak durulacağı konusunda bir profil çizmek zordu. Böyle profiller çizmek, hem ön yargılı yaklaşımları körüklüyordu hem de paranoyaya kadar yolu vardı. Bence kişinin o anki davranışları, herhangi bir tahmini tasvirden daha tutarlı bir veri kaynağıydı.

Gündelik rutinlerim bozulmamasına rağmen, bombalamaların ardından ülke ile ilgili düşüncelerim değişti. Türkiye’de işlerin gittikçe daha kötüye gittiğini ve ülke olarak kaçınılmaz bir felakete doğru ağır ağır ilerlediğimizi düşünmeye başladım. Bu düşünceler karanlıktı, umutsuzdu, taşımak zordu ve kimseye bir faydaları da yoktu. Bakış açımı değiştirmeye karar verdim ve bunun için bir kapı buldum. İnsanlık tarihi perspektifinden bakıldığında son olaylar, dev bir ansiklopedinin tek bir cümlesinden ibaretti. İnsanlık, tarih boyunca nice felaketler, acılar yaşamış ama varlığını sürdürmüştü. Üstelik, insanlar yaşamayı sürdürdüklerine göre, hayatlarından memnun olsalar gerekti. Demek ki her şey geçiyor, hayat kalıyordu.

Yanlış anlaşılmasın; bu bakış açısı yaşanılanların olumsuz etkilerini göz ardı etmediği gibi, çekilen acıları da önemsizleştirmiyordu. Kötülüğün zanla beraber neler yapabileceğini görmenin verdiği şaşkınlık da yerli yerinde duruyordu. Kötülük demişken, bu önemli bir kavram. Bir parantez açalım.

Öyle sanıyorum ki bir intihar bombacısı, eylemini yapacak vicdani gücü kendi hayatını feda etmekten alıyor. Bence, aynı insana bir düğme verilse ve aynı eylemi kendi değil de bir başkasının üzerindeki bombayla, güvenli bir mesafeden gerçekleştirmesi istenilse, tereddüdü artar ve nihai kararı değişebilir. Benzer şekilde, bir intihar bombacısını o eyleme hazırlayan, gerekli desteği sağlayan diğer insanlar da sonuç ile aralarına giren zihinsel ve vicdani mesafe ile (yani araya giren başka insanlar ile) ancak böyle korkunç bir organizasyonda yer alabiliyorlar. Ellerindeki bir düğmeye kendileri basarak aynı şeye sebep olmaları istense, bunu yapıp yapamayacaklarını kestirmek güç.

Dolayısıyla kötülüğün, katman katman, aracılar kullanarak kendine yol bulduğunu düşünüyorum. Kötülük, somut bir varlık gibi, insanların içe ve dışa dönük zaafları üzerinden, adım adım ilerleyerek amacına ulaşıyor. Süreç boyunca tek bir insanın bu kötülüğün tamamını taşıması gerekmiyor. Eylemle ilişkili herkes, ‘büyük sorumluk’un ufak bir parçasını taşıyor. En ağır vicdani yükü taşıyacak kişi, yani intihar bombacısı ise, sorumluluğu yüklendiği anda sorumluluktan kaçıyor. En azından ampirik bakış açımız bize bunun böyle olduğunu söylüyor.

Patlamaların anıları tazeyken yaşanan keskin farkındalık, akan zamanla birlikte çözülüyor, dağılıyor. Sıcağı sıcağına, kısa vadede uygulanmaya başlayan önlemler, sıradan hayatlarımızın hipnotik akışı içinde yavaş yavaş tedavülden kalkıyor. Burnumuzun dibine kadar gelen ölüm, hayatın değeri ve anlamı hakkında çok önemli dersler verse de, günlük rutinlerimizin tekdüze olaylarını bu derslerden daha sık düşünmeye başlamamız için fazla zaman geçmesi gerekmiyor. Depremlerden sonra sıkça eleştirilen bu olgu, aslında, hayatımızı sürdürebilmemizi sağlıyor. Kızılay’a gitmeden Ankara’da yaşamak gerçekçi değil. Metroyu kullanmamak ise bize çok zaman kaybettirir, pratik değil. Gündelik işlevlerimizi yerine getirebilmemiz için, olanların bilgisini aktüel değerlendirmelerimizin dışına almamız gerekiyor.

Yine de duvarın tuğlalarından biri yerinden oynamış oluyor. Biz fark etmesek bile bilinçaltımız, düşüncemizin hareketleri sırasında o noktadaki düzensizliği her zaman fark edecektir.

Patlamalardan sonra toplumsal olarak yaşanan korku ve bireylerden topluma yayılan acı, bazı şeyleri kalıcı olarak değiştirdi. Doğru-yanlış, haklı-haksız konusuna hiç girmeden, soğuk bir akıl yürütmeyle şunu söyleyebiliriz: Bu milletin hafızasının en derin yerine, kalbine, ırk düşüncesi ve ideolojiyle ilişkilendirilmiş bir acı ve korku saplandı. Buradan sonra durum ister istemez, yaşlı adamla yılanın hikayesi çeşnili olacaktır.

Ancak iyi niyet güçlüdür. Umalım ki, şimdiden sonra yaşanacaklar bu yarayı iyileştirecek nitelikte olsun.