Sonteşrinde Bir Gün

9 Kasım’da hava, kendi kendisini yoracak kadar güzeldi. Bundan olsa gerek, 1938 senesinin 10 Kasım sabahı İstanbul’da gün, ağarmayı ağırdan aldı biraz. Gökyüzünde gecenin karası, bulutlarla şişmiş koyu gri katmanlar, kül rengi sınırlar ve mavi-gri alanlar bir müddet beraber kaldı. Birbirine karışan uzak sabah ezanlarında, müezzinlerin üşümüş sesleri belli belirsiz titredi.

Emektar Güneş yine Üsküdar sırtlarından yükseldi, ışınlarını dalgalarla birlikte hafifçe yükselip alçalan tembel bir karabatağın kırçıllı başında denedi. Balıkçı Kudret’in gözlerini kamaştırdı. Dolmabahçe Sarayı’nın pencerelerini turuncu alevlere verdi.

Eczacı Mektebi öğrencisi Mithat, o sabahki askerlik dersinden çıkıp ana kapıya yöneldi. Pek sevdiği sarmaşıklı kıraathanede orta şekerli kahvesini içti, kalan dersleri ekip, Hamdi’ye uğramaya karar verdi. Gezerler, belki sinemaya, yeni gelen Amerikan filmi Sokak Şarkıcıları’na giderlerdi. Eminönü’ne inen kestirme yokuşlardan birine vurdu kendini. Soluklanırken saatine baktı, hay Allah, öğle vakti olmuş bile dedi kendi kendine, biraz aşağıdan, Tahtakale tarafından gelen uğultuyu merak etti.

Sara Hanım Yeldeğirmeni’ndeki apartmandan sokağa süzülüverdi. Yağmayacak gibiymiş, şemsiyeyi almasa mıydım diye düşündü. Bir güzel sarıp paketlediği börekleri kocasının dükkânına soğutmadan götürmek istiyordu ki aç kalmasın adamcağız. Neyse, mesafe kısaydı. İskeleye, sarı tramvayın ilk durağına yürümeye başladı. Yol boyunca bu radyo korosu da neydi böyle? Söylenenleri doğru düzgün işitemedi, ürperdi, telaşını unutup adımlarını iyice yavaşlattı, durdu.

Berber İskender, mangalın üstünde kaynattığı havluları bir oklavayla tutup tersyüz etti. Buhardan yüzünü kaldırıp önlüğünün cebinden mendilini çıkardı. Günlerdir hastaydı. İki saat boyunca tek müşteri uğramayınca, şaka yollu takılıp iyileş de öyle gelelim diyenler başka türlü düştü aklına, bereketini kaçırdınız be diye söylendi, büyücek havlu tenceresini aldı ateşten, köşeye koydu. Ceketini giyip kapıyı açtı, pasajda bu saatte in cin top oynuyordu.

Mustafa Kemal Paşa o sabah yatılı mektebin tatil günlerinden birine yahut çocukluğunda annesinin hazırladığı mütevazı bir kahvaltıya uyanmış gibi bir hafiflik hissetti. Gözünün önüne fakir, temiz, güzel, huzura aç insanların, çocukların, bebelerin binlercesi tek tek gelir gibi oldu. Fark edilemeyecek bir tebessümle, bir ömür canının önüne koyduğu vatan toprağıyla buluşmak üzere vakitlice yola çıktı.

PAYLAŞ
Share on FacebookTweet about this on TwitterGoogle+